|
BAŞBUĞ'UN ARDINDAN
Burada baş sağlığı, orada gözler aydın;
İki ayrı dünyada iki ayrı tören var.
TANRI katından gelen bir yüce buyruk üzre
Aramızdan ansızın çadırını deren var.
Orada ecdat ruhu şadümanlık içinde
Burada tamu içre gönüllerde boran var.
Eksilmiş bir yanımız; çarpılmıs gibiyiz hep
TANRI korusun, sanki Bozkurtluğa kıran var.
Yukardan gök mü bastı; altta yer mi çöktü ne?
Kimsede ağız, dil yok; gözleriyle soran var.
Buradan uğurlarken onu binlerce Bozkurt
Orada karşılayan binlerce Alp-Erenler var.
O gün Tanrıdağı'nda tan ağardığı çağda,
Dediler Oğuz Han'ın otağına giren var.
Töredir; konan göçer, doğan gün batar elbet
TANRI zeval vermesin devlet, din ve KUR'AN var.
NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU
BOZKURTLARIN DOĞUMU
Belki siz üzülerek hatta gözyaşı dökerek takip
ettiniz; ama ben, Alparslan Türkeş’in cenaze merasimini, başından sonuna kadar
derin bir huzur duyarak, sevinerek yüreğime işledim. Türkiye çapında müthiş bir
hadise olan o mübarek günü kırk ayrı noktadan ele alarak yazmak, anlatmak lazım.
"Doğmak ölmek içindir" "Dünyaya gelen her can,
elbette ölümü tadacaktır." Benim sevincim, huzurum, elbette ki Alparslan
Türkeş’in vefatına değildir. Benim sevincim Türkiye’de, Bozkurtların dirilişini
görmekten kaynaklanıyor. Türk-İslam ülküsüne bağlı bir milyon gencin Ankara’nın
o dondurucu soğuğuna ve durmadan yağıp duran karına rağmen, Türkeş’in cenaze
namazına büyük bir vakarla, sabırla ve inançla katılmaları bana göre bir destan
güzelliğindedir. Uzun yıllardan beri tekbirle, salavatla ve Kur’an tilavetiyle
bir cenaze kaldırmamıştık. Milletimize aşk derecesinde bağlı olan bir Başbuğu
milletimizin gelenekleriyle ahirete uğurlamaktan daha güzel ne olabilir?
Türkeş’in cenazesinde bando yoktu. Yirmibirinci
yüzyıla girdiğimiz bir zamanda, devletimize - milletimize hizmet eden kimselerin
hala Şopen’in ölüm marşıyla kaldırılmaları, bana bir zulüm gibi geliyordu.
Ölülerimizi ikinci bir defa daha öldürdüğümüze veya ruhlarını çarmıha
gerdiğimize inanıyordum. Millet, eğer kültür birliğiyse ve bütün müspet
ilimlerde bunu böyle kabul ediyorsa, biz cenaze merasimlerimize bile, neden
Batının geleneklerini, göreneklerini bulaştırıyoruz?
Türkeş’in cenazesinde alkış da yoktu. Bizim ruh
kökümüzden kopanlar veya insanların ölümle, bir ot gibi, bir böcek gibi çürüyüp,
yok olup gideceğini sananlar, cenazelerini toprağa alkışlarla bırakıyorlar. Ne
kadar garip.
Biz, bin yıldan beri ölülerimizi tekbirlerle,
salavatlarla, dualarla kaldırıyorduk. Türkeş’in vefatı, bize Türk’ün cenaze
merasiminin nasıl yapılacağını bir kere daha gösterdi.
Türkeş’in cenaze merasiminde devlete başkaldırma,
sola-sağa saldırma da yoktu. Gençler vakarla hareket ettiler.
Bütün bu güzellikler dışında, Türkeş’in cenaze
merasiminde ben, Bozkurtların yeniden doğrulduklarını, dirildiklerini gördüm.
Yıllardan beri, Türkiye’de "Bozkurt Destanı"na diş
gösterenler, hatta bu güzel efsanemize utanmadan bir de kafirlik kaftanı
giyindirenler o cenaze merasiminden sonra utanmış olmalıdırlar.
Bizim bir atasözümüz var : "At murattır!" demişiz.
Biz atı, avradı, pusatı asırlarca namusumuz gibi bilmişiz. Atın, evlerimize
bereket getirdiğine inanmışız. Bu, hem Türklüğümüzden hem de Müslümanlığımızdan
doğan bir inanç! Türkler, Müslüman olmadan önce de ata çok değer vermişlerdi.
"Kuşa kanat, Türk’e at gerek" demişlerdi. Türkler, atı ehlileştiren ilk millet
olmuşlar. Türkler, Müslüman olduktan sonra içtimai hayatımızda atın değeri daha
çok arttı. Çünkü sevgili Peygamberimizi Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya bir
at götürdü. Anadolu’da, bilhassa köylerde ve kasabalarda, bazı evlerin
kapılarına at nalları çakılıdır. Atı çok seven, hatta ata kutsiyet giyindiren
Müslüman Türk, o at nalının kendisini türlü kötülüklerden koruyacağına ve evine
bereket getireceğine inanmaktadır.
Atı çok seven Müslüman Türk’e, hangi idraksiz ve
insafsız adam kalkarak yanlış bir yafta yapıştırabilir?
"Türkler ata tapıyorlar!" diyebilir?
Çocukluk yıllarımda güvercinleri çok severdim.
Evimizde güvercin beslemek isterdim. Şuradan buradan bulup getirdiğim
güvercinlere annem izin vermezdi :
- Bu kuşu götürüp bırakacaksın "Havaya atarken de :
"Azat - buzat!" Bana cennet kapısından bir tas su uzat!" diyeceksin derdi.
Annem, güvercinleri ve örümcekleri mübarek bilirdi.
Evimizin şurasında burasında peydahlanan örümcekleri avuçları arasına bismillah
larla alır, götürür bahçemizin bir köşesine bırakırdı. Ve bize derdi ki :
"Peygamber efendimiz müşriklerden kaçınca bir
mağaraya saklandı. Onun saklandığı mağara kapısına örümcekler ağ kurdular. Bir
güvercin gelip o ağ üzerine yuva yaptı. Müşrikler o mağaranın önüne kadar
geldikleri halde içeriye girmediler. Çünkü örümcek ağını ve güvercini görünce
mağaraya kimsenin sokulmadığını düşündüler.
Aman örümcekleri öldürmeyin! Aman güvercinleri
yakalamayın" Annem beş vakit namazında, niyazında, çok Müslüman bir kadındı.
Şimdi kim benim annemi bu düşüncelerinden ötürü müşriklikle veya inkarla
suçlayabilir.
İslam inancının milletimize kazandırdığı
özellikler-güzellikler yanında, bir de Türk tarihinden, eski Türk
efsanelerinden, destanlarından doğan geleneklerimiz, göreneklerimiz,
duygularımız var.
Bizim, İslam öncesi destanlarımızdan biri de
Bozkurt destanıdır. Belki de beşbin yıllık bir inanışımıza göre, ecdadımız,
etrafı sarp kayalarla çevrili Ergenekon isimli yurttan, yeni ufuklara doğru
çıkmak isterlerken, bir Bozkurt onlara yol göstermiştir.
Türkler Müslüman olduktan sonra da bu destanlarını
söyleye gelmişlerdir. Bozkurt sadece bir semboldür. Yol göstericidir.
Cesarettir. Ümittir, istikbaldir. Bugüne kadar hiçbir Türk’ün evinde, bahçesinde
bozkurt beslediğini veya bozkurda secde ettiğini ne gördüm, ne duydum, ne
okudum.
Türkler Müslüman olduktan sonra o Ergenekon
Bozkurdu na da İslam’ın ışığını gösterdiler. Onunla da heyecanlandılar ve
kendilerine güven duydular. Gençler, ellerini bir bozkurt kafası gibi
şekillendirerek : "Ya Allah! Bismillah" Allahu ekber !" diye haykırdılar.
Tekbirler çektiler. "Kanımız aksa da zafer İslamın!" dediler.
Destansız, türküsüz, masalsız, şarkısız, oyunsuz,
tarihsiz, sanatsız, dinsiz ve dilsiz bir millet olmaz!
Türkeş’in cenaze merasiminde bizim kültür
değerlerimizi yeniden canlı ve heyecanlı görmek beni sevindirdi. Bana ümit
verdi. Milletimize, devletimize, vatanımıza şuurla bağlı olan bir milyon
Bozkurdun doğumuna şahid olmak, benim için unutulmayacak bir ihtişamdır.
Milletime hem baş sağlığı diliyorum hem de gözün aydın diyorum.
YAVUZ BÜLENT BAKİLER
12 NİSAN 1997 - TÜRKİYE GAZETESİ
DEĞERLİ DEVLET ADAMI RAHMETLİ ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN
ARDINDAN ...
Rahmetli Türkeş’i
tanımak, onunla aynı idealleri, fikirleri ve heyecanı paylaşabilmek bir Türk
aydını için en büyük şereftir. Kendisini 1960’lı yılların sonlarında tanıma
şansına sahip oldum. Meslektaşım ve ağabeyim rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz ile
yine Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan idealist insan Prof. Dr. Necmettin
Hacıeminoğlu’nun bu tanışmada büyük payları olmuştur. O tarihlerden bugüne çok
çileli, inişli, çıkışlı günler geçirmesine rağmen, rahmete kavuştuğu ana kadar
davasına ve Türk Dünyasına olan kalbi bağlılıktan, Türk milliyetçiliğinin
bayraklaşan ismi ve lideri olmaktan bir an bile uzak durmamıştır. Aslında O,
devletin yapması gereken bir kamu hizmetini yerine getiriyordu : Türk gençliğine
sahip çıkmak, ona rehberlik yapmak ve geleceğin teminatı olan gençleri Türklük
aleyhine faaliyet gösteren mihraklardan uzak tutmak için gerekli uyarıları
yapmak ve onlara milli kimliklerini hissettirmek.
Bu ulvi gaye ve hizmet yolunda kendini etnik özürlü
gören, Türk milletine mensup saymayan, zihinleri aşırı sol ideoloji ile işgal
edilmiş ve dondurulmuş çevrelerce devamlı saldırılara, haksız ithamlara hedef
oldu. Türk toplumuna kendisi ve Türk milliyetçileri demokrasi düşmanı şiddet
yanlısı ve aşırı uç olarak takdim edildi.Bu şekildeki bir takdim bazılarının
belki siyasi çıkarlarına ve siyasi geleceklerine hizmet ediyordu ama,
Türkiye’nin menfaatleri ile taban tabana zıttı. Yeri geldiği zaman kendisine
demokrat sıfatını uygun gören, ancak içlerine bir türlü demokrat olmayı
sindirememiş bazı yazarlar, siyasiler ve bazı özel kanal programcıları hep
rahmetli Türkeş’i kötülediler ve karalamak istediler. Bunların bir kısmı ise
bugün gerçekler önünde mahcup oldular ve partiler üstü bir politika izleyen,
milli endişe ve hassasiyete sahip, demokrasiyi mutabakat ve işbirliği olarak
anlayan bu büyük insanın manevi huzurunda adeta, günah çıkarmakla dikkat çeker
oldular. Peki Türkiye’nin günahı neydi? İnsanları neden yanlış kamplara
sürüklediniz? Türk milliyetçiliğine dost olacak insanları düşman haline
getirdiniz ve kendi toplumu ile, kültürü ile yabancılaştırdınız. Eğer, geç bile
olsa, bugün bu soruların cevabı bazılarınca doğru olarak ortaya konmak
eğiliminde ise, bu gelişme bile ülke için bir kazançtır.
Rahmetli Türkeş Türkiye içinde ve dışında, Türk
Dünyasında Türklük ailesinin "aile reisi" idi. Bundan dolayı gerek
Azerbaycan’da, gerek diğer Cumhuriyet ve Türk topluluklarında resimleri milli
liderlerle beraber duvarlara asılan insandı. Türk Dünyasını ayağa kaldıran ve
"Dünya Türklüğünün Zaferi" davasını siyasi alanda da kucakladığı için ismi
ölümsüzleşmiştir. Sovyetlerin milliyetler politikasını parçalayan bir mücadele
adamıydı Sayın Türkeş. Yıllardır Türk olmadıkları konusunda telkinlere maruz
kalan kardeş Türk ülkeleri 1980’li yılların sonlarında bu yanlışı daha iyi anlar
hale geldiler. Maalesef bazı tepedeki devlet adamlarımıza rağmen Dünya
bloklaşırken, globalleşmeyi tartışırken, kimsenin Türk Dünyasının kültürel,
sosyal ve ekonomik işbirliğinden kuşku duymaması gerektiğini haykıran ve bunu
hemen, hemen her "Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği
Kurultayı"nda dile getiren yine rahmetli Türkeş idi. Kendisi, kendini Türk
olarak hisseden herkesin tabii lideri idi. Bilhassa son senelerde büyük ilgi
görmesi, büyük ölçüde Türk kimliğine sahip çıkmasından, etnik ve mezhep
tuzaklarına karşı toplumu uyarmasından ve milli birlik ve bütünlüğümüz
konusundaki tavizsiz, hassas tutumundan kaynaklanmaktadır. Türkiye ve Türk
Dünyası ciddi, vakur, mutabakat arayan milli menfaati ön plana çıkaran Devlet
adamı tipini Sayın Türkeş’de buluyordu. Çünkü kendisi tesadüflerle politikaya
soyunmuş, her şeyi dolarla ölçen "Türk dediğin nedir ki" diyebilecek kadar
alçalan bir devlet başkanı tipinden çok, çok uzaktı. Ancak, Türkiye maalesef bu
çizgide olan devlet adamlarını ve Cumhurbaşkanlarını gördü.
Türkeş’e göre, en kötü demokrasi, demokrasi dışı
rejim örneklerinin hepsinden iyidir. Buhran dönemlerinde rejimin korunması ve
güçlendirilmesi yolunda gönüllü olarak ortaya çıkışı, siyasetin kamplaşma değil,
uzlaşma ve mutabakat yollarını açabilme, birbirine tahammül edebilme sadece
şikayet değil, çözüm üretebilmek olduğunu göstermek içindir. Bir siyasi partinin
varlık sebebi ve gerekçesi, kendisine muhalif bir partinin veya partilerin
bulunmasında aranmalıdır. Bir fazilet rejimi olan demokrasi, hem iktidara hem de
sorumlu muhalefete ihtiyaç duyurur. İşte, sorumlu muhalefet nasıl yapılır
sorusunun cevabını kendisine yıllarca faşist diye saldıran psikopatlara karşı
bizzat Türkeş vermiştir. Son senelerde tavır ve düşüncelerinde değişmeler olduğu
iddialarını ortaya atanlar, kendi yanlışlarını ve yanılgıların gizlemek
ihtiyacını duyanlardır. Türk milliyetçilerine 1940’lı yıllarda, ne de 70’li ve
80’li yıllarda yanıldılar. Kendilerinin değiştireceği ne bir cümle ne de bir
paragraf var. Tarih onları haklı çıkardı. Ancak, bazıları bu ülkeye zaman
kaybettirdi, kaynak israf ettirdi ve bazı gençlerimizi yanlış adreslerde
kurtuluşu arar hale getirdi. Oysa çözüm ve reçete mutlaka içeride insanların
birbirinin boğazına sarılmasından ve sınıf çatışmalarından, pratiği gelişmemiş
teorik iddia ve ideolojilerden geçmiyordu. İnsanlık tarihi milli menfaat
çatışmalarının ve inancın, imanın gönüllerden silinememesinin tarihi idi. Milli
şuur ve Türkiye sevgisi Türk milliyetçilerine 1990’lı yıllarda mutabakatları
geliştirmeyi, milli birliği güçlendirmeyi emrettiği için onlar barışçı, özverili
ve hoşgörülü bir tavırla zihinlerini kavgadan yana koyanları uyandırmak
istiyorlardı. Onları yanlış anlamada ısrar edenlere rağmen...
Türkiye’nin sosyal yapısının siyasete akseden bir
yanı da karizmatik lider arayışıdır. Bu bakımdan, birçok lider ve siyasetçide
karizmatik özelliklerin bulundu?u varsayılır veya o kişiler böyle tanıtılır.
Oysa Türkeş’in böyle varsayımlara ve yakıştırmalara ihtiyacı yoktu. Siyasi
tarihi iyi bilen, tecrübeli ve bilgili ve liderlik özelliklerine sahip bir kimse
olarak siyasette gündemden hiç düşmeyen niteliği ile farkları anlaşılan bir
liderdi. Başında bulunduğu MHP’nin siyasi tesirliliğinin aldığı oyla mukayese
edilemeyecek ölçüde olmasında bu karizmatik özellik ortaya çıkmaktadır.
Rahmetli Türkeş’in yurt dışında yaşayan, bir
zamanlar çalışmak için Avrupa ülkelerine giden Türklerle ilgisi devamlı
olmuştur. Bu ülkelerde artık "misafir işçi" olmaktan çıkıp ev sahibi ülkelerin
"etnik bir unsuru"haline gelen vatandaşlarımızın çeşitli meseleleri ile sık, sık
ilgilendiğini biliyoruz. Nitekim, yurt dışında yapılan kurultaylar, açık oturum
ve konferanslar bunun bir örneğidir. Bugün bu faaliyetlere zaman, zaman katılmış
olmaktan da mutluluk duyuyorum.
Teröre "Kürt Sorunu" olarak bakıp onu başka amaçlar
için kullanmak isteyenlerin, bölücü terörü Kürt sorunu olarak takdim ettikleri
bilinmektedir. Her Türk vatandaşına karşı olan bölücü terörün etnik bir kimliğe
büründürülerek ortaya konmak istenmesi, başta Türkeş olmak üzere, Türk
milliyetçilerinin dikkatini çekmiştir. Türkiye’nin bir terör sorunu olduğu, bir
kürt sorunu olmada yeterli ve haklı gerekçelere dayanılmadığı sık, sık ifade
edilmiştir. Rahmetli Türkeş silahlı bölücü terör çeşidine olduğu kadar,
Türkiye’yi, Türk kültürünün hakim kültür olmaktan çıkarıldığı, coğrafyanın
vatansızlaştırıldığı bir mozaik veya çok kültürlülük şeklinde ele alınmasına
dönük silahsız bölücü teröre de karşı idi.
MHP Türk siyasetinde yeri doldurulamaz ve farkı her
yönden kendini belli eden bir siyasi okuldur ve önemli bir hareketin ismidir.
Merkez sağ partilerin çözüm olamayacağı görüşlerinin yaygınlaştığı bir dönemde,
bu partilerden MHP’ne doğru bir kayma beklenebilir. Merkez sağ partilerin
Türkiye’nin bugünkü siyasi ortamında çekiciliği donmuştur. Böyle bir ortamda
nehri ters tarafa akıtmaya çalışmak ve bunun için boş gayretler göstermek
yerine, sağ olarak ifade edilen yelpazenin belirli bir kısmında gerçekleri
görerek, MHP gerçeğini hesaba katarak politika yapmak, herhalde "MHP’den bize ne
gelir" gibi boş hayallerle uğraşmaktan çok daha doğru olabilir. Sağ kitle
partilerine düşen görev, yanlış karta kumar oynamak değil, ileride doğabilecek
siyasi işbirliği imkanlarını bugünden ortadan kaldırmamak olmalıdır.
Yayınlanan eserlerim dolayısıyla daima ilgi ve
desteğini gördüğüm, her bir hitabıma teşekkür mektubu gönderme nezaketini
gösteren Türkün ölümsüz Başbuğ'una Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. O bir
bayraktı, yaşayacak ve yaşatılacak. Ne mutlu çizgisinden hiç sapmadan onu
sürdüre bilenlere .... Ne mutlu şehitlerimize layık olabilenlere....
PROF. DR. MUSTAFA ERKAL
İ.Ü. İKTİSAT FAKÜLTESİ
|